Kurumsal Eğitmen / Didem Tınarlıoğlu

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Ruhani bir savaşın içindeyiz!

Yazılarımın her ay yayınlandığı mecraların birinden yeni yıl hakkında güzel temenniler yazmam gerektiği konusunda bir tavsiye aldım.

Fakat ben ‘’yeni yıla umutla bakalım, her şeyi geride bırakalım’’ türünden yazılar yazmak istemedim. İnanmadığım bir olguyu aşılamaya çalışmak yerine çok daha önemli bir konuya değinerek farkındalık kazandırmak geldi içimden.

Umarım klişelerden uzak durup yazmaya çalıştığım düşüncelerim hepimizin sesinden benim aracılığımla yazıya dökülmüş olur.

Ne büyük bir savaş yaşadık ne de büyük bir buhran! Ne büyük yokluklar gördük ne de sömürgeler. İkinci Dünya Savaşı’nı biteli bile yetmiş üç yıl oldu. Sonrasındaki savaşların hiçbiri ülkemizde buhran ya da travmatik bir araz bırakmadı. Şüphesiz ki depremler, büyük krizler, iç savaşlar veya felaketler yaşadık. Bahsetmek istediğim şey, tüm dünyayı veya milyarlarca insanı derinden etkileyen ve yaşamı çekilmez kılan olayları son 70 yıldır yaşamıyoruz.

Ama geçtiğimiz son 5-10 seneye bakınca çok daha yıpratıcı, fakirleştiren ve insan olmanın özünü, yaşamın gerçeğini değiştiren bir savaş yaşıyoruz: ruhani savaş!

Ruhani savaş, olduğundan daha mutlu, daha başarılı, daha becerikli, daha zengin, daha donanımlı, daha güçlü, daha soğukkanlı, daha ezilmez, daha gururlu olmaya ve en önemlisi öyle göstermeye çalışma savaşıdır. Ruhumuz her şeyle savaş halinde.

Ruhani savaşın korkunç bir boyutu da her şeyi olduğundan çok gösterme hastalığı. Herkes kendindeki gerçeği bilse de bunu olduğundan fazla olduğundan büyük gösterme hastalığıyla pençeleşiyor. Fakat çoğunluk bu görüntülerden en az iki boy daha küçük.

Küçükken hepimiz televizyonlarda gösterildiği gibi ya çok ünlü ya çok başarılı ya da çok mutlu bir aileye, yani mutlu bir sona sahip olacağımıza inanıyorduk. Böyle olmadığını yavaş yavaş görüyoruz. O yüzden kırgın ve kızgınız. O yüzden olduğumuz gibi değil olmaya çalıştığımız ya da olamayacağımızı bildiğimiz gibi gösteriyoruz belki de.

Bazen biri için kafamızda kurduğumuz resme o kadar sıkı tutunuyoruz ki arkasındaki gerçek kişiyi görmeyi unutuyoruz. Varoluşumuzda öğretilmiştir bize, hayat bir yarıştır. Bebek olurken bile, bir sperm diğer 300 milyon spermi geçer. Hızlı koşmazsan, ezerler seni. Yarışı bırakırsan kaybedersin. Başarısız olursan mutlu olamazsın. Bu nedenle, ne yazık ki insanlar yarışta olmayı severler ve hep mutluluklarını dış dünyaya göre yorumlarlar. Bu insanoğlunun doğasında vardır.

Mutlu olmak için her şeyin çok yolunda olması gerekmez. Yolunda gitmeyen şeylere rağmen mutlu olmayı becerebilmek mutsuzluğu kolayca tercih etmemektir asıl olan. Herkes mutsuz ve en acısı umutsuz. Geleceğin yöneticisi gençlere bakın mesela, bizden çok daha umursamaz, depresif ve çok daha tembeller. Hepsi sanal bir dünyanın içinde yalan yaşamların seyrinde ve beş duyudan sadece görme duyusu ile gününü bitirir halde nefes alarak yaş alıyor.

Ruhani savaşı körükleyen sosyal medyanın etkisi ise inanılmaz boyutlarda. Bu ruhani savaşı kızıştıran ve davetkârlığı ile bu ruhani savaşı adeta er meydanına çeviren şey sosyal medya arenası. Bir de bu sanal dünyada gerçekten kopuk geçirilen süreyi artık gözümüze sokar gibi raporlamaya başladı.
Örneğin, “Geçen hafta günde ortalama 4 saat 29 dakika ekranda kaldın” diye dalga geçer gibi bilgi gönderiyor artık. Belki de “Yeter, uyan artık! Yaşa! Gerçek hayatı yaşa!” demeye çalışıyordur da biz anlamıyoruzdur. Belki de anlamak işimize gelmiyordur. BMNF’nin 2018 istatistiklerine göre dünya nüfusunun %42’si, yani yaklaşık olarak 3,5 milyar kişi sosyal medya kullanıyor. Belki de bu kadar insan ismin içindeki ‘’sosyal’’ kavramın aldanıp sosyalleştiğini, hayatın içinde yaşadığını ve hayatı paylaştığını düşünüyordur.
Ruhani savaş 3,5 milyar ile sınırlı değil. Çok daha büyük. Birçok kişi tanıyorum ki sosyal medya kullanmıyor ama kendini, kendine bile olduğundan daha fazla gösteriyor.

Nasıl göründüğümüzden ya da nasıl görünmemiz gerektiği ile ilgili dayatmalardan ve toplum standartlarından daha önemli olan bir şey var. O da, özümüzün gerektirdiği gibi yaşamanın vereceği haz. Bu hazzı deneyimleyerek yaşasak çok daha mutlu olacağız. Üstelik bu mutluluk daha gerçek ve daha kalıcı olacak.

Yeni yıldan tüm dünya adına dileğim; bu vahşice ve her gün ruhumuzu fakirleştiren, sömüren, özümüze el koyan savaşın içinde olduğumuzu bir an önce fark edip özümüz gibi yaşamak ve dışarıya da bu özü tıpkı bir ayna gibi tüm orijinalliği, doğallığı, samimiyeti ile yansıtmaktan çekinmemek.

Gerçek mutluluğunuzu bulmanız dileğiyle.

İyi seneler.


Benzer Yazılar

  • Merhaba yeni bir yıl ve yeni bir “SEN”!

    Merhaba yeni bir yıl ve yeni bir “SEN”!

    Yeni Bir Yıl ve Yeni Bir “SEN”… 2019’un bu ilk günlerinde hem 2018 den öğrendiklerimizden, deneyimlerimizden, hissettiklerimizden, yeni bir yıl ve yeni bir SEN den bahsetmek istiyorum.
  • Yeni yıla yeni bir sayfa açmaya hazır mısınız?

    Yeni yıla yeni bir sayfa açmaya hazır mısınız?

    2017 yılının 31 Aralık gününü daha dün gibi anımsayanlardan mısınız?
  • Belirsizlik belirdiğinde!

    Belirsizlik belirdiğinde!

    Son günlerde en çok duyduğumuz şey belirsizliğin getirdiği stres, stresin getirdiği kararsızlık, kararsızlığın getirdiği durağanlık değil mi?
  • 1001 gecede yarattığınız itibarı bir gecede yok etmeyin!

    1001 gecede yarattığınız itibarı bir gecede yok etmeyin!

    Her şirket ya da markası öne çıkan kurum, bir futbol takımına benzer. "Kurumsal İtibar Yönetimi" de o takımdaki tüm oyuncuların belirlenen taktik çerçevesinde hedefe doğru ilerlemesinin sağlanmasıdır.
  • Yeni güne mutlu bir mideyle uyanın

    Yeni güne mutlu bir mideyle uyanın

    Ziyafet demek, özenle hazırlanmış sofralarda sevdiklerinizle yemek demek. Ziyafet sofralarında özenle hazırlanan mönü oldukça zengindir. Burada beslenme açısından dikkat edilecek en önemli şeyin fazla miktarda yiyeceği kısa sürede tüketmemek olduğunu…

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

Kategorilerden Seçmeler

FACEBOOK

TWITTER

LINKEDIN