Tezer Öner

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Türk sporcusu ve ekonomi ilişkisi nedir?

Bugün bir köşe yazısı okudum ve uzun zamandır aklımda olan bir konuyu yazmaya karar verdim.

Sözcü yazarı sevgili Devrim Demirel benim de dikkatimi çeken bir konuya değinmiş. Yazısı “Onlar ve biz...” kısaca yabancı ve özellikle de genç sporcularla bizi karşılaştırmış. Aynı fikirlere ben de sahibim. Ama olayı biraz daha irdelemek gerektiğini düşünüyorum. Taa içimizde bir yerlerden gelen bir sıkıntı var. Devrim Demirel’in verdiği örnekler mesela Dayana Yastremska Ukraynalı 18 yaşında Serena’yı yenemedi diye hüngür şakır ağladı. Serena “üzülme seneye yenersin” diye onu teselli etti. Dünya 47 numarası... Stefanos Tsitsipas 20 yaşında 12. Sırada ve Federer’in canına okudu... İki maçı da seyrettim bu arada... Ve sevgili Devrim Demirel’in yerli örneği ben de duyunca çok tepki vermiştim Bora Şengül 17 yaşında ve hem teklerde hem çiftlerde ilk turda elenince verdiği tepki “Hakem kararları oyundan düşmemize sebep oldu...”

Ne oluyor yahu?? Çok ciddi sorunlarımız var özellikle de mentalite ve yetişme şeklinden gelen ahlaki erozyonun verdiği bahane ve kaçış kültüründen beslenen “ezildik ama dik duruyoruz” falan zihniyeti...

Benim için iki ana sorun var bunların kaynaklanmasını tetikleyen; Birincisi yenilmeyi bilmemek ve hazmetmemek... ki dolayısıyla tekrar ayağa kalkma ve daha sert bir direnişle tekrar mücadele etme ruhunu kaybetmişiz... Aslında bu bizim bağımsızlık mücadelemizin kaynağı Kurtuluş Savaşı destanımızdır.

İkincisi ekonomik ve itibari kayıp korkusu... Bora’nın konuşmasının ardında bu var. Aslında demek istiyor ki; “Bakın görüyorsunuz ben ne kadar iyi oynadım. Bu lanet hakem olmasaydı kazanacaktım... Walla onun yüzünden oldu...” ve bunu aslında kime söylüyor? Onu oraya götürenlere, federasyon yetkililerine, sponsorlarına ve hatta ailesine – kız arkadaşına.... vs vs vs.... Neden? Çünkü kaybetmekten o kadar korkuyor ki... Ama sonuç ne kaybediyor... Çünkü Tsitsipas saatlerce Federer’i youtube ta örnek almak için seyrederken aslında bir gün karşılaştığında yenmek için onun açıklarını da öğrenmiş oluyor. Önceki karşılaşmalarından ve yenilgilerinden dersler çıkararak bir sonraki mücadele için hazırlanıyor. Djokovic Nadal’ı per perişan etti. Neden çünkü Nadal’ın o meşhur sol el avantajını ona karşı kullanmayı öğrendi ve uyguladı. Ha o zamana gelene dek ne oldu? Bir çok kere Nadal’a yenildi. Yenilgi psikolojisi bizde küsme ve onu itme yada kabullenmeme yada gerçekliğinden uzaklaşma etkileri doğuruyor. Ama diğer kültürlerde tam tersi yeni bir mücadelenin önünü açıyor. Yıllarca Aziz Yıldırım ve ne olursa olsun kazanma taktiğinin acısıdır bu.

Bu yüzden şu anda VAR Teknolojisinin sonuna dek destekçisiyim. Hatta insan hakem kavramının tamamen kalkmasından yanayım. Hakem yorumu diye bir şey olmamalı... Bu bizim gibi duygusal ve yenilgide dünyaya küsen milletlerde farklı motivasyon ve uygulamalara yol açıyor. Çağla Büyükakçay ilk çıktığında yaşasın dedim dünya çapında grand slam kovalayacak bir yıldızımız oluyor. Sonuç??? Her geçen gün sıralaması düşen adı sanı duyulmamış turnuvaların iyi bir oyuncusu olacak orta altı bir tenisçiye doğru gidiyor. Marsel’in adını duyduğumdan beri bir turnuvada ilk turu geçsin diye bekliyorum ama nerede???? Sonra öğreniyorum ki adam bir milyon dolardan fazla para kazanmış. Bu aşamada devreye ekonomi ve spordan sporcunun beklentisi devreye giriyor... Marsel için bu para yeter ve hedef rakam olabilir... ama paşam bu işin TOP TEN sıralaması ortalama 70milyon dolar kazanıyor... Bizim tatmin eşiğimiz çok düşük... Hemen havaya girme huyumuz var. Bir kaç yıl önce voleybol milli takımının maçlarını seyrediyorum çeyrek finale kadar herkesi sürklase ederek geldiler. Çeyrek final maçında sahaya çıktıkları anda maçı kaybedeceklerini anladım. Çünkü o zamana dek gayet kazanma odaklı hanımlar bakımlı ve makyajlı olarak sahadaydılar. O an bulundukları noktayı başarı saydıkları ve geldikleri aşamadan tatmin olduklarını anladım. Bu şekilde finali alamazlardı... Alamadılar...

Bu durumda gelelim işin ekonomisine... Herkes dünya sıralamasında kazanılan paraları, futbolcuların kazandıkları paraları veya bonservis bedellerini tartışa dursun ben işi tamamen farklı bir yerden görüyorum. Bu kadar spor dalı ve bu kadar spor çeşitliliği içerisinde 82milyon nüfusa sahip bir ülke olarak sporu domine edemeyen ve bu konudaki kazançların hiçbirine sahip olamayan bir ülkeyiz. Bitti...

Son günlerde olan gelişmelere bakarsak Galatasaray ve Fatih Hoca Türkiye’de yabancı futbolcunun kaliteyi düşürdüğü tezini çürütmüş ki Ozan Almanya’ya satıldı. Altyapıdaki 8 genç Avrupa kulüpleri tarafından takip ediliyor. Trabzon en genç oyuncu kadrosuyla harikalar yaratıyor ve Altınordu yurt dışında iş birliği anlaşmaları yapıyor. Bu fırsatlar görene var arkadaşlar...

Ayrıca bu fırsatlar her spor dalı için var. Bisikletçisinden güreşçisine atletinden masa tenisçisine ve hatta satranç, bilardo ve briçine kadar eğer siz bir dalda iyi olmayı kafanıza koymuşsanız para kazanırsınız. Türkiye’nin insan potansiyelinin kullanılamaması dolayısıyla kaybettiği yurtdışı gelirlerini hesaplayan bir bakanlık görevlisi var mı acaba? Her sene on tane Ozan satsak sadece bonservis bedellerinden 100milyon EUR para girdisi sağlanır. Senelik kazançları, reklam gelirleri ve bonuslar hariç. Ana tabloda 3 tenisçimiz olsa senede reklam ve tüm gelirleri dahil 100milyon dolara yakın para akışı sağlanır. Ayrıca bu iş fabrika gibidir. Ana yatırımı bir kere yapar ve işletme giderleri ile sarf malzeme giderlerini senelik olarak harcayarak piyasaya sürekli oyuncu yetiştirirsiniz. Bunu en iyi yapan iki kulüp Galatasaray ve Altınordu’dur. Ama bunu her branşta yapıyor olmak gerekir. ENKA’nın tenise daha fazla eğilmeli, Fenerbahçe’nin atletizm ve basketbol yatırımları artmalı ve oyuncu ihracına yönelik stratejiler ile hareket etmelidir.

Son olarak her şeyi devletten beklemek olmaz. Ama devlet destekleri özellikle sponsorlara verilecek vergisel ve diğer avantajlar özendirilmeli ki yatırımlar için para bulmak kolaylaşsın. Ayrıca şu klasik düşük profilli sporcu karakterlerinden kurtulmamız şart. Ya değişecekler ya da gidip kendilerine federasyonlarda veya özel şirketlerde organizasyonel görevler bulup maaşlı çalışmaya falan başlayacaklar. Hedefleri olmayan, hırsı olmayan, başarı azmi ve çalışma disiplini olmayan hayatından 10-15 seneyi silip başarıya odaklanmayacak adamları gazetelerde görmekten de tv de seyretmekten de bıktım. Hele magazin haberiyle ortaya çıkan bir sporcu benim için jübilesini çoktan yapmış demektir. Ona para veren veya onunla çalışan kulüp ve sponsorlar paralarını sokağa atarak yeni ve genç fırsatların da önünü kapatmış olmaktadır. Bence asalaktan farkları yoktur...

Yani ne demiş Yüce Kurucumuz Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK: “Ben Sporcunun Zeki Çevik ve Ahlaklısını Severim“ gerisi hikaye... Ama spor öyle bir noktaya geldi ki bunu bir endüstri olarak görmek ve bu işten ulusal çıkarlar sağlamak için geç bile kaldık. Bu işin kültürel, siyasal, ekonomik ve sosyal kazançlarını irdelemeye devam edeceğiz.

Sevgiler, saygılar...

Tezer ÖNER (Mr)

 


Benzer Yazılar

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

Kategorilerden Seçmeler

FACEBOOK

TWITTER

LINKEDIN