Uzm.Dr. Seda Ülgen

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Herkes göç etmek istiyor

Herkes göç ediyor sanki… Kiminle konuşsam ya sahil kasabasına, ya yabancı bir ülkeye… Küçük yaşlardayken de bu hayalleri duyardım, ama tek tüktü. O hayali kuranların peşine gidip gidemeyeceğini bilmiyorduk.

Başaran oldu mu, gözlerimiz parlardı. Bilinmeyene doğru bir cesaret emsali görmüş gibi göğsümüz kabarır, sanki bizim içinde olasılıklar kapılarında birden fazla geçit oluşurdu. Hoşa gitse de yola çıkmak isteyen insan sayısı yine de azdı. Tek tük, parmakla izleniyordu. Öyküleri dilden dile anlatılıyordu.

Şimdi herkes göç ediyor sanki. “Kimse” kalmıyor.  Kalanlar parmakla gösterilecek kadar az. Kalanların kalışı bilinmezlikten mi, hareket etmeye cesaret edememesinden mi, bir şey bildiğinden mi kimsenin fikri yok. Hatta kalanın bile niye kaldığına dair fikri yok…

“Niye gidiyorsun?” dendiğinde yaşanacak yer değil, artık burası diyorlar. Ya trafiğinden, ya ekonomisinden, ya hiç mutlu olamamaktan, ya tükenmekten şikayetçi herkes… Ama en çok yaşayacak yer aramak, yeniden mutlu olmak için giden gidiyor. Yaşayan ölü olmamak için. Haklılar mı? Bunun tam bir yanıtı yok, ama sonuçta bir sorun olduğu aşikar. Gidenlerin bazıları mutlu oluyor, bazıları hep bir yerleri eksik kalıyor.

Yıllar önce yurtdışına gitmiş kişiler içlerinde dolmayan boşluktan, hep orada yabancı kalmaktan bahsediyor. Biz ise buradan yabancı, yeni, bizden farklı bir yere gittiğimizde her şeyin düzeleceğini, tüm sorunlarımızın çözüleceğini düşünüyoruz. Peki, önceden gidenlerin ya o hiç dolmayan boşlukları? Bu bize olasılık gibi bile gelmiyor. Belki durduğumuz yer o kadar çöpe döndü ki, o kadar karanlığa boğuldu ki herhangi bir ışık bizi şimdilik doyurmaya, yeniden nefes aldığımızı hissettirtmeye yetiyor. Ufak sahil kasabasına giderek kendimizin tutkusundan, macera hevesinden, sanatından vazgeçmiş sadece “ham haliyle” insanın kaldığı bir yer arıyoruz. 

Oysa ne kadar önceden belliydi bugünlere geleceğimiz. İstanbullu biri olarak, İstanbul giderek ellerimizde un ufak olurken, fırsatlar şehri olarak görülüp herkes gelip kendi düzenini kurarken “ah ah vah vah” gibi söylemler dışında sadece izledik. Hep öyle yapmıyor muyuz zaten? Her gün spor yapmamaktan, sağlıklı beslenmemekten şikayet edip, ilişkimize, dostluklarımıza ve hatta kendimize zaman ayırmamaktan, ev-iş rutininde hayalet gibi dolanmaktan bahsediyor, şikayet ediyor, ama evin içindeki küçük bizi bekleyen tadilatı bile aylarca peşimizden sürükleyip gözümüzle her gün bakıp sorgulamıyor muyuz? Neden acaba o gün bugün hiç olmuyor?  İki saat ayırmaktan korkup daha önce defalarca izlediğimiz bir diziyi veya hiç sevmediğimiz bir filmi o iki saat izleyebiliyoruz. Sorunlu olan insanın ta kendisi galiba… Belki de insan yaşamı öldürüyor.

Her şeyi gözlüyor, şikâyet ediyor, ama iyiye doğru hiç adım atmıyor. Belki de kötüye doğru da adım atmıyor. Sonuçta doğru yöne adım atmaması meselenin kendisi. Ama önceden kurulmuş, planlanmış insan elinin ürettiği her şey hizmeti bittikçe insanı boğacak şekilde yaşamı kaplıyor.  Kendi birikimlerimizden, kendi duygusal- düşüncesel çöpümüzden, yaşamlarımızın atıklarından yeni bir yaşam oluşturuyoruz. Ama olan, birikimler sonucu ortaya çıkan yaşam, nedense pek yaşanacak gibi olmuyor. Ve biz yeniden hiç dokunulmamış, hiç yaşanmamış yerlere göç etmeye çalışıp kendi ham insan halimizi bulup hayata yeniden başlamaya çalışıyoruz. Belki kendimizi de o kadar iyi gözlüyoruz ki şimdi gezegen de tükendiğinde yerleşebileceğimiz Mars’ın, Jüpiter’in hazırlıklarını yapıyoruz. Perde arkasında koskoca bir gezegeni tüketebilme ihtimalinden bahsediyoruz.

Bu kadar çok yeni, yaşanmamış, temiz yer, temiz insan aramaktansa artık gözlemekten ve söylenmekten vazgeçip hareket etsek? Üzerimizde birikenleri temizlesek, yaşamda artık son kullanımları bitmişleri dönüştürsek ve kendimiz yenilensek, onarılsak nasıl olur? Kaçmaktan, yaşanacak yer aramaktan vaz geçip belki o zaman gerçekten yaşamaya başlarız. Gelecek güne saklı bırakılan hayaller yerine, yaşamın tadına varmaya başlarız. Göç ettiğimiz yer mekanlar değil, bedenler değil, gitmek istediğimiz iç yolumuz olur. Ve kendi içimizdeki yolculuğumuzda kendi ışığımızla yaşarız. Bunun için sadece geç olmadan gerçekten uyanmak lazım…  Ve bir adım atmak… Ertesi gün bir adım daha, sonraki gün bir adım daha… Ve bir gün yürüyebilmek lazım…. Kim bilir, belki birlikte koşmayı bile öğreniriz bu gidişle… İnsanın gücü evrendeki hiçbir canlı ile kıyaslanmayacak kadar özel ve mucizevi. Yeter ki yıkmaktan yapmaya doğru kendi dünyamızda bir geçiş yapalım. Belki o gün bugündür, kim bilir?

Uzm.Dr.Seda ÜLGEN


Benzer Yazılar

  • İlişkilerdeki 7 ölümcül günah - 2

    İlişkilerdeki 7 ölümcül günah - 2

    İlişkilerdeki 7 ölümcül günah yazımın ilk bölümünde mutlu sonla biten masalların, aslında son kısmının huzura erme değil, asıl masalın başlangıç noktası olduğunu anlatmaya çalışmıştım...
  • “An”lamak üzerine bir şeyler'

    “An”lamak üzerine bir şeyler'

    Anlaşılmak dünyanın en zor şeyi sanırım. Herkes bir şeyleri anladığını, bildiğini iddia ediyor ama konu insana dair bir şeyler olduğunda işte orada tüm kuramlar çöküyor. Kaos ve kafa karışıklıkları başlıyor.…
  • Azar azar ölmek!

    Azar azar ölmek!

    En zayıf varlık insan…. Ağır bir söylem belki, ama zayıf işte… Kalbi o kadar kolay kırılıyor ki, bir daha açmaya korkuyor.
  • Çaresizlik en büyük acılardan biridir...

    Çaresizlik en büyük acılardan biridir...

    Bazen dönemler vardır, elinizi neye atsanız her şey kötüye gider. Sevdiğiniz insanlar, sizi görmüyorlardır. Durumu düzeltmek için çabaladıkça her şey daha kötüye gider, sanki ortalık daha çok dağılır. Size olan…

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

  DEYADER 

 

 

 

Pablo Escobar

Kategorilerden Seçmeler